YİRMİYEDİNCİ MEKTÛB

 

Bu mektûb, molla Alî Keşmîye yazılmışdır. Kul, kendi dileklerini bırakıp, sâhibinin arzûlarına uymalıdır. Ayrıca, insanın kendinde bulunan ve dışardan gelen hastalıklarını bildirmekdedir:

Kulun dileği ve isteği sâdece sâhibi ve sâhibinin dileği olmalıdır. Başka, hiçbir dileği bulunmamalıdır. Böyle olmazsa, kulluk bağını koparmış, kölelikden kaçmış olur. Hep, kendi isteklerinin arkasında giden bir kul, kendi keyfine, arzûsuna esîr demekdir. Kendi nefsinin kölesidir. Hep, mel'ûn şeytânın emrlerini yapmakdadır. Allahü teâlâya kul olmak ni'metine kavuşmak, ancak (Vilâyet-i hâssa) hâsıl olunca ele geçer. Böyle velî olmak da, tam (Fenâ) ve olgun (Bekâ)dan sonra nasîb olur.

Süâl: Böyle olan Evliyânın da dilekleri, istekleri oluyor. Çeşidli şeyler istiyorlar. Peygamberlerin önderi ve Evliyânın sultânı da "aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ", serin ve tatlı şerbetleri severdi. Ümmetinin iyi olması için çalışıp didindiğini, Kur'ân-ı kerîm bildiriyor. Böyle isteklerin, bu büyüklerde bulunması nedendir?

Cevâb: Birçok istekler, tabî'at kanûnlarından ileri gelir. İnsan hayâtda oldukca, bu isteklerden kurtulamaz. Sıcak olunca, beden serinlemek ister. Soğukda da, ısınmak duygusu hâsıl olur. Bedenin, yaşayabilmek için lâzım olan ihtiyâcları istemesi, kulluğa ters düşmez. Bu istekler, nefsin istekleri değildir. Nefsle ilgileri yokdur. Tabî'at kanûnlarından hâsıl olan istekleri, yasak edilmemişdir. Bunları istemek, nefse uymak olmaz. Bu istekleri yapmak mubâhdır. Çünki nefs, yâ mubâhların fazlasını ister. Mubâhların fazlasına (Fudûl) denir. Yâhud, şübheli ve harâm şeyleri ister. Yaşamak için (Zarûrî) lâzım olan şeylerin de nefsle ilgileri yokdur. Görülüyor ki, nefse uymak, kötü iş demek, fudûlî işleri istemek, yapmak demekdir. Çünki, mubâhların fazlası, harâmlara yakındır. Şeytânın aldatması ile biraz dahâ aşırı gidilirse, harâma düşülür. Bunun için mubâhları, zarûret olduğu kadar yapmak lâzımdır. Böyle yapınca, ayak kayarsa, fudûle düşülür. Eğer, fudûl işlerken ayak kayıp, dışarı taşılırsa, harâma düşülür.

Bir çok istekler, insanda bulunmaz. İnsana dışardan gelirler. Bunlardan fâideli olanlarını, Allahü teâlâ, merhamet ederek insana gönderir. [Uzun bir hadîs-i şerîfde] (Her mü'minin kalbinde, Allahü teâlânın bir vâ'ızı vardır) buyuruldu. Zararlı olanlarını, şeytân gönderir. Şeytân, insanlara hep kötülük ve düşmanlık yapmalarını vesvese eder. Nisâ sûresinin yüzyirminci âyetinde meâlen, (Şeytân insana çok şeyi sözverir ve birçok şeyi hâtırlatır. Şeytânın sözverdiği şeylerin hepsi yalandır) buyurulmuşdur. Bu fakîr (Guvalyar) kal'asında habs iken, birgün, sabâh nemâzını kıldıkdan sonra, bu yolun âdeti olduğu üzere, sessizce oturmuşdum. Fâidesiz birçok düşünceler beni kapladı. O kadar oldu ki, pek sıkıldım. Kalbimi bir dürlü toparlıyamadım. Az bir zemân sonra, Allahü teâlânın yardımı ile kendimi toparladım. O düşüncelerin, bulutların açılması gibi, dağılıp gitdiklerini gördüm. Bunları gönlüme getiren de, onlarla birlikde uzaklaşdı. Kalbimi boş ve temiz bırakdı. Bu düşünce ve isteklerin dışardan gelmiş oldukları, içerden hâsıl olmadıkları anlaşıldı. İçerden hâsıl olsalardı, kulluğa uygun olmazdı. Sözün kısası, nefs-i emmâreden hâsıl olan kötülükler, insanın kendi hastalığıdır. Öldürücü zehrdir ve kullukla bağdaşmaz. Dışardan gelen kötü istekler, şeytândan gelmiş olmakla berâber, geçici hastalıklardan olur. Ufak bir ilâc ile, kolayca giderilebilir. Nisâ sûresinin yetmişaltıncı âyetinde meâlen, (Şeytânın aldatması, elbette za'îfdir) buyuruldu. En büyük düşmanımız, nefsimizdir. Can düşmanımız, her zemân yanımızda bulunan bu azılı arkadaşımızdır.

Dışardaki düşmanımız, bu iç düşmanın yardımı ile bize saldırıyor. Onun yardımı ile bizi yaralıyor. Varlıklar içinde en câhil olanı, insanın nefsidir. Çünki, nefs-i emmâre kendine düşmanlık yapmakdadır. Hep, kendini yok edici şeyleri istemekdedir. Her isteği, Allahü teâlânın yasak etdiği şeylerdir. Her işi, sâhibi olan ve bütün iyiliklerin sâhibi bulunan Allahü teâlâya karşı gelmekdir. Hep, kendi can düşmanı olan şeytâna uymakdadır.

İnsanın, kendinden olan hastalığı ile, dışardan gelip geçici olan hastalığı ayırd etmesi pek güçdür. İçden olan kötülükle, dışardan gelen kötülüğü ayırmak çok zordur. Câhil olan, kendi hastalığını, dışardan gelmiş, geçici hastalık sanıp, kendini beğenir, olgun sanır. Böylece, felâkete sürüklenebilir. Bunu düşünerek korkduğum için, bu ince bilgiyi yazamamışdım. Bunu açıklamağı iyi bulmamışdım. Onyedi seneden beri yazmadım. İçerden olan kötülükle, dışardan gelen kötülüğü birbiri ile karışdırıyordum. Şimdi, Allahü teâlâ, hak ile bâtılı birbirinden ayırdı. Bunun için ve böyle sayısız ni'metleri için Rabbime hamd ve şükrler olsun! Böyle gizli bilgileri açıklamanın bir sebebi de, kısa görüşlülerin, olgun kimselerde dışardan gelen arzûlar bulunduğunu görerek, o büyükleri aşağı sanmamaları içindir. Böyle sananlar, o büyüklerin bereketlerinden istifâde edemezler. Kâfirlerin, Peygamberlere uymak şerefinden mahrûm kalmaları, bu büyüklerde "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" böyle sıfatların bulunması oldu. Tegâbûn sûresindeki bir âyetde meâlen, (İnsanlar mı bize doğru yol gösterecekler dediler. Böylece kâfir oldular) buyuruldu. Büyüklerimiz, (Ârifin kendi istekleri yok oldukdan sonra, Allahü teâlâ, bunlara kendinden irâde ve ihtiyâr ihsân eder) buyurmuşlardır. Bu sözlerini, inşâallahü teâlâ, başka yerde açıklıyacağım. Allahü teâlâ, doğru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn.